|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
BİRAZ TUTARLILIK!
CHP’yi tartışırken: “CHP’nin 33. Olağan Genel Kurultayı” kimi TV kanallarından canlı olarak yayımlandı. Burada bu etkinliğe ilişkin genel bir izlenim aktarmaya kalkışmayacağım; bu benim boyumu aşar. Şu kadarını söyleyebilirim: Kılıçdaroğlu’nun başlattığı “iktidar koşusu” AKP ve yandaşları dışında herkese parmak ısırttı, hemen her kesim bu “değişim” havasını çok olumlu ve umut verici karşıladı. “Komplo” olayının mağduru ve kurbanı durumundaki Baykal bile, gizleyemediği kırgınlık çekincesiyle birlikte, “Kemal”i destekleme önerisinde bulundu, onunla birlikte partinin önemli bir açılım göstereceğini belirtti ve kendisine her alanda destek olacağına söz verdi. Sonrasında da bunun gereğini yapıyor göründü. Daha ilerde neler olur, bilinmez. Özellikle kurultayın birinci günündeki coşkulu gösteriler arasında önde gelen parti üyeleriyle ayaküstü yapılan söyleşileri daha büyük bir ilgi ve kaygıyla izledim. “Kaygıyla” diyorum, çünkü geçmiş deneyimler göstermiştir ki parti dışına yönelik bu tür sözler pek tutulmuyor; söylenenlerin yerine getirilmediği açık seçik ortaya çıkınca da bizim partililer bundan hiçbir rahatsızlık duymuyor. Sanki başarabildikleri tek şey, pişkinlik sanatıdır. Ama yine de birazcık iyimser olmanın tam zamanıdır, diyorum. Çünkü bu kez, CHP’nin makûs talihi’ni yenme girişkenliği halktan geldiği için ona karşı oyun oynamanın kolay olmayacağını düşünüyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin yok edilmesine ramak kaldığı ağır bunalım aşamasında umutlar tükenirken, “Kılıçdaroğlu” eylemi topluma yeni bir umut kaynağı sundu. Parti içi ayak oyunlarında diretilmesi, bu tarihsel fırsatı baltalama anlamı taşıyacaktır. Burada kişilerden çok davranışlar üstünde duracağım ve de o konuşanların adlarını anmayacağım. Kimlerden söz ettiğim anlaşılıyor olsa bile… Kongre başlangıcında, Baykal’a bağlı kalan ve kalmaz görünen hemen herkes sözbirliği etmişçesine aynı şeyleri söyledi: Herhangi bir karar organına seçilmek gibi bir amaçlarının olmadığını, sıradan bir parti üyesi olarak üzerlerine düşen her görevi yapmaktan onur duyacaklarını, “ama başka bir görev verilirse ondan da kaçınamayacaklarını” dile getirdiler. Bütün bu iyimser havaya karşın sivri çıkışlar da sergilenmedi değil. Örneğin, yeni Başkan adayının ya da adaylarının kimler olabileceği üstünde durulduğu sıralarda, herkes Baykal’ı daha fazla üzmemeye özen gösterirken, çok tanınmış bir partili “Baykal geri dönmemeli, Kılıçdaroğlu’nun önderliğinde CHP yeniden sola açılıp şaha kalkmalı” anlamında demeçler verdi. Bu dileği gerçekleşince çok mutlu göründü, ama Parti Meclisi üyelerinin seçiminde “dışlandığını” görünce büyük tepki gösterdi. Gençten birisi de Baykal’ın istifa kararını duyar duymaz hüngür hüngür ağladı, Kılıçdaroğlu öne çıkınca onu alkışladı, ama o da Parti Meclisi üyelerinin seçiminden sonra “Kıral çıplak!” diye bağırmaya başladı. Fazlasıyla öne çıkan “en büyük il başkanı”, “Kendi takımıyla birlikte Parti’de ağırlığını koymaya çalışıyor, bunun için gerekirse ‘ek aday listesi’ sunacak” haberleri yayıldığında, bu söylentileri kesin bir dille yalanladı; ama “blok liste”nin hazırlanmasına etkin biçimde el attığı, orada önemli değişiklikler yaptırdığı, bu arada kendisini de seçtirdiği bildirildi. Kitle iletişim araçlarına gelince, kimi yayın organları yansız görünmeye çalışırken kimileri Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığa seçilmesini göklere çıkardı, kimileri yerin dibine batırdı. Bütün bunları siyasal tutum ya da kişisel düşünce çeşitliliğine bağlayarak doğal sayabilirsiniz. Ancak, CHP’yle, onu desteklemekten başka hiçbir sorunu olmadığı izlenimini veren solcu ve Atatürkçü bir köşe yazarının kurultay seçimlerine tepkisi de bir garip oldu. Bu arkadaş köşesinde önce “çarşaf liste” önerisinde bulundu. Haklıdır. Üstelik birçokları gibi ben de aynı şeyi düşünüyordum. Doğrusu “parti içi demokrasi” sözü verenlerin “çarşaf” yöntemini uygulaması bekleniyordu. Ama konuya ilişkin tüzük değişikliği sonraya bırakıldığı gerekçesiyle, yine “blok liste” yoluna başvuruldu. Bunu da doğru bulmayabilirsiniz; birçokları gibi ben de bulmuyorum. Ama öyle eleştiriler de yapıyor ki onlara katılmak güç; en azından ben katılamıyorum. Örneğin küskünlerin dışlandığını öne sürüyor; oysa onların önemli bir bölümü partiye döndü ya da en azından partiyle barışık bir tutum izledi. “Dışlanmak”, ille de yönetim organlarına seçilmemek anlamı taşıyorsa, o ayrı bir tartışma konusudur. Kaldı ki bütün “Küskün” sayılanların Atatürkçü kaldıklarını da söylemek güç. Kimileri açıkça liboşlarla daha çok bağdaşır duruma gelmiştir; kimileri de AKP’de bakan! Bizim köşe yazarı, sanırım o gibileri anıştırarak, hop oturup hop kalkıyor: Sen tut, hep bağlı olduğunu öne sürdüğün Atatürk ilkeleriyle bağdaşmayan suçlamalara kalkış! Örneğin ona göre Kılıçdaroğlu’nun bütün söyledikleri sol ilkelere uygun, ama Parti Meclisi’ne seçilen üyeler arasında “liberal ve ulusalcı” olanlar var! Arkasından da dinci iktidarla ağız birliği etmişçesine şu yuvarlak soruyu soruyor: [CHP] “Kürt sorunu”nu barışçıl biçimde çözüp akan kanı durdurabilecek mi iktidar olduğunda?”! (İçeriği her anlama çekilebilecek olan böyle bir soruya hangi yanıtların verilebileceğini artık siz düşünün. Ayrıca ne tür çözüm yollarına başvurulmak istendiğini hep birlikte gördük). Oysa Kılıçdaroğlu terör odaklı etnik kalkışmaların daha çok işsizlik ve “sosyo-ekonomik” bozukluktan kaynaklandığını ve çözümü de o doğrultuda sağlayacaklarını söyledi. Daha ne desin? Terör yanlılarını en çok kızdıran çözüm yolu da bu değil mi?
Yazının devamını Y.A.R. Müdafaa-i Hukuk dergisinin 142. sayısından okuyabilirsiniz! |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Müdafaa-i hukuk Vakfı dergisiyle ve Yeniden Müdafaa-i Hukuk derneği'yle doğrudan veya
dolaylı hiçbir bağlantımız yoktur. © Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk dergisi. Tüm hakları saklıdır. |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||