|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
KALAN SAĞLAR BİZİMDİR
TSK’ne karşı yürütülen iftira kampanyası ve çirkin saldırılar karşısında Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un açıklamaları ama özellikle Habertürk’e ve Hürriyet’e son olarak söyledikleri üzerinde değişik açılardan durmak gerekir. Öncelikle, bir süre önce, bu iftira ve saldırıları “asimetrik psikolojik savaş” olarak nitelendirmiş ve bundan yakınmış olması son kerte önemlidir. Bu sözleri ile Başbuğ, TSK’ne karşı bir “savaş” yürütülmekte olduğunu kendisi belirtmiştir. Ancak, bu savaşta saldırıya uğrayan ordu olarak ne yapıldığını açıklamamış, yalnızca durumdan yakınmıştır. Oysa, sıcak savaşlar ne denli öldürücü ise, psikolojik savaşların ondan daha da büyük yıkımlara yol açtığı bilinen bir gerçektir. Bir ordunun her türlü savaşa hazır olması, hele saldırılara karşı ne yapılacağının önceden planlanması, açıklanmaya gerek göstermeyen bir başka gerçektir. TSK’nın iftiracılara ve saldırganlara karşı eli kolu bağlı olarak durması, ya böyle planlarının bulunmadığını ya da bulunduğu halde nedense yaşama geçirilmediğini gösterir. Daha olumsuz bir olasılık ise, iftiraların ve saldırıların nereden kaynaklandığına ilişkin bir bilgi sahibi olunmamasıdır. Ne ki, çoğu sıradan vatandaşlarımız bile bunu bildiklerine göre, bu olasılığı bir yana itmek gerekir. Savaşlarda zafer ya da yenilgi, birçok “muharebe”nin sonucunda belli olur. TSK’ne karşı yürütülen psikolojik savaşta da “düşman” hemen her gün yeni bir muharebeye girişmekte, TSK ise bunlara karşı koymamaktadır. Başbuğ’un daha sonraki bir konuşmasında iftiracıları ve saldırganları “Lanetleniyoruz” demiş olması ise, gerçekten yadırgatıcıdır. Bu, sorunu Tanrı’ya havale etmek demektir! Habertürk ve Hürriyet’te yayınlanan sözleri de hiçbir şeye açıklık getirmiş değildir. Başbuğ, bu pasif tutumun bir nedenini, TSK’nin siyasete karışmamasına bağlamaktadır. TSK’nın günlük siyasal çekişme ve tartışmalar dışında kalması elbette doğrudur. Ancak, bir ülkenin varlığı her şeyin üstünde ordusuna bağlıdır. Yıpranan ve morali bozulan bir ordunun bunu sağlaması son kerte güçtür, hatta olanaksızdır. Bu nedenle, TSK’nin kendisi savunması, iftiraları ve saldırıları geçersiz kılması siyasete karışmak demek değildir. Vatan savunmasının gereğidir. Söz gelimi, subaylarının onurlarının korunmasının siyasete karışmakla hiçbir ilgisi yoktur. Olayların yargıda olması, yargının vereceği kararın beklenmesi gerektiği de, söz konusu pasif tutuma bir başka gerekçe olarak gösterilmektedir. Bu yargılamalar, aylarca, yıllarca sürecektir. Ama iftiralar ve çirkin saldırılar bu arada sürmektedir. Başka bir deyişle, “düşman” saldırmakta, fakat ordumuz bu saldırılara karşı koymayarak yargının kararını beklemektedir. Gerçekten de, Türk Ceza Yasası’nın 288.maddesi yargılamayı etkilemeyi bir suç olarak öngörmüştür. Ancak, maddenin gerekçesi okunursa bu suçun ancak “kötü niyetle” işlenebileceğinin öngörüldüğü görülür. TSK’nin “psikolojik savaş”ta kendisini ve ülkesini savunmasında “kötü niyet” olabilir mi? Dahası, kim, niçin bu saldırıları düzenliyor, kaynakları nedir, sorularının yanıtlarını bulup açıklamanın yargıdaki süreci etkilemekle hiçbir ilişkisi yoktur. Genelkurmay Başkanı’nın bu iş böyle giderse ellerindeki bilgileri açıklayacağını söylemiş olması da değişik açılardan eleştirilmelidir. Bir kere, var olduğu söylenen “bilgiler” eğer bu çirkin iftiraları ve insafsız saldırıları açıklayacak nitelikte ise, besbelli ki yasalarımıza göre suç oluşturan olay ve konularla ilgilidir. Oysa, hiçbir kamu görevlisi bu tür bilgileri gizli tutamaz, zamanı gelince açıklarım diyemez. Gereğini kendisi yapabiliyorsa kendisi yapmak, Cumhuriyet Savcılıkları yapabilecek ise onlara bildirmek zorundadır. Yasa hükmü böyledir, Türk Ceza Yasası aksi davranışı suç saymaktadır. Genelkurmay, bu bilgileri zamanında hükümete bildirmiş olabilir. Belki Hükümet sessiz kalmıştır. Ne var ki, suç oluşturan eylemlerin bildirileceği yer, Hükümet değil, duruma göre ya Cumhuriyet Savcılıkları ya da Askerî Savcılıklardır. Başbuğ’un bu son açıklaması, eğer iftiralar ve saldırılar sürerse, bunların açıklanacağı biçimindedir. Pekiyi, ya artık sona ererse? Bu arada geçen zaman içinde olup bitenler, yapanların yanına kâr mı kalacaktır? “Hükümet de bizimle aynı görüşte” gibi bir sözün ne anlama geldiğini ise anlamak olanaksızdır. Kuşkusuz, bizlerin bilemeyeceği, anlayamayacağı ancak Türkiye’nin yüksek ulusal çıkarlarının TSK’nın böyle davranmasını haklı gösterecek bazı olgular da bulunabilir. Bunları kamuoyuna açıklamak da sakıncalı olabilir. O zaman, eğer öyle ise, diyecek hiçbir sözümüz olamaz. Ne var ki, bunun için durumun böyle olduğu söylenmelidir. |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Müdafaa-i hukuk Vakfı dergisiyle ve Yeniden Müdafaa-i Hukuk derneği'yle doğrudan veya
dolaylı hiçbir bağlantımız yoktur. © Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk dergisi. Tüm hakları saklıdır. |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||