|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
FAŞİZMİN YOLLARI
Bilinçli bir ilkellik: Faşizm Faşizm bir çöküntü üstüne ve de kurtarıcı savıyla yerleşir, bireyin insan haklarını dışlar; herhangi bir siyasal eğilimi izlemek yerine, bütün eğilimleri kullanır. Başlangıçta “manevi güç” kaynağı olarak el attığı dinsel ve / ya da budunsal (etnik) değerlere dayalı ayrımcı ve sahte bir toplumculuk uygular. Daha sonra bu toplumculuk saldırgan bir kitleciliğe dönüşür. Faşizm sözcüğü de zaten temel anlamında kitle ya da yığın kavramı içerir.[1] Oysa işin gerçeğinde faşistler ne milliyetçidir, ne de dindar. Yanlarına çekebildikleri ya da denetim altına alabildikleri insan yığınlarını korkutucu bir kitlesel güç olarak kullanırlar. Çünkü onlar için tek başına zorbalık yetmez; özellikle başlangıç aşamasında: Yeterli bir kitle desteği sağlayıncaya değin göstermelik bir halkçılık (demagoji) yoluna başvururlar. İşsizlik, yoksulluk ve umarsızlık içinde bunalan yığınlar, yeni yönetimin önderini kutsal (manevi gücü olan) bir halk kahramanı gibi görür; olağan koşullarda benimsemeyeceği garip uygulamalarını kaçınılmaz bulur ve tüm insanlığın yararına olduğunu düşünür. Irkçılık ve dincilik insan hakları karşıtı birer ayrımcılık biçimidir. Siyasal bir yöntem olarak, genelde bu iki akım birbirini içerir. Nitekim dünyada başvurulan faşizm uygulamalarında, her ikisi birlikte kullanılmıştır ve kullanılmaktadır. “Milliyetçi” savıyla kurulmuş ve kendilerini kep bu sözcükle tanımlayan faşist partilerin dinciliğe nasıl sıkı sıkıya sarıldığını görüyoruz. Örneğin bizdeki ırkçı faşistler “Türklük” gibi soyut bir kavramı gelmiş geçmiş Türk devlet ve imparatorluklarına yakıştırırken, genellikle“Türkün İslama ve İslamın yayılmasına katkıları”yla övünüyorlar. Yönetim biçimi şeriata dayanan ve ama inançları değişik binbir çeşit “milliyet”ten oluşan Osmanlı İmparatorluğunu bile “büyük bir Türk-İslam İmparatorluğu” olarak görüyorlar. Şeriatçı faşistlerse onu salt “inanç” temelinde oluşmuş “büyük bir İslam İmparatorluğu” gibi görmeye ve göstermeye çalışıyorlar. Oysa Osmanlı Devletini çekip çevirenler ne Türkler, ne de Müslümanlardır. Bunu bilmiyor değiller; ama onların amacı, soyut bir büyüklük kavramıyla kitleleri yüceltip kendilerine bağlamaktır. Faşizm, kitleleri bilinçlendirmekten çok duygulandırmaya, üstünlük aldatmacasına, çıkar beklentisine, bilgisizleştirmeye, suç ve ceza olgularına, baskılara boyun eğmeye, kısacası korku ve şiddete dayanır. Faşizm bilinçli bir tasarıya da dayanır, ama kitlelere değil, önderlerine özgüdür bu bilinç: Birileri uzun erimli amaçları doğrultusunda, ırk ve din gibi insanüstü değerler adına, çağdaş insan gerçekliğine en aykırı yöntemlerle toplum yaşamında köklü değişiklikler yapmayı öngörür. Bunun için, amaçlarına aykırı gördükleri anayasal düzeni ve içerdiği kurumları ya yok sayarlar ya da tek bir yetki odağının etkisi ve denetimi altında göstermelik bir şemaya indirgerler. Demokrasiyi, içeriğini büsbütün boşaltıp kullanıldıktan sonra, sözcük olarak da yasaklarlar. Toplum üstünde tam bir egemenlik kurduktan sonra da, oluşturdukları yeni düzenin adını açıklarlar: Faşizm.[2]
Mussolini deneyimi ve sonrası: Nitekim Mussolini kurduğu düzeni göğsünü gere gere “fascismo” (faşizm); İtalyanları da “fascisti” (faşistler) diye adlandırmıştır. Halka seslenişlerinde hep “Faşisti!” (Ey faşistler!” diye haykırmıştır. Faşizme yol açan nedenlerin başında ekonomik ve törel çöküntüler gelir: Toplumun büyük çoğunluğuna “Denize düşen yılana sarılır” dedirten bir çöküntüdür bu. Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra İtalya’nın içine düştüğü durum tam da böyleydi. Bu koşullarda İtalyan Komünist Partisi yükselirken, faşistler, bir yandan “milliyetçi” duyguları kışkırtarak, öte yandan da toplumcu (sosyalist) beklentilere yanıt veren bir söylem kullanarak, geniş halk kitlelerini kendilerine çekmeyi başardılar. Faşizm eğilimli ilk toplu eylemler 1919’da Mussolini’nin Karagömlekliler (Camici neri) adını verdiği savaşçı milis gücünü oluşturmasıyla başladı. Genellikle orta sınıftan gelen bu savaşkan eylemciler toplumcu bir izlence çerçevesinde birleştirilmiş koyu ırkçılardır. Toplumdaki karışıklıkların (ayaklanmaların, grevlerin, vb.) artması ve sol akımların ilerlemesi üzerine de hızla geleneksel sağın “antiparlamenter” ve “antikomünist” görüşlerini benimsemeye başladılar. Anamalcı sınıfın desteğini de arkalarına alarak, tıpkı bizde, 60’lı yılların sonu ile 70’li yıllarda ülkücü komandolar’ın yaptığı gibi, “milliyetçi düzenin koruyucusu ve devletin yardımcı gücü” olarak şiddet eylemlerine giriştiler. Avrupa faşizminin kurucusu ve öncüsü Mussolini; ama en güçlüsü, en etkin ve en korkutucu olanı ise hiç kuşkusuz Hitler olmuştur. Franco ve Salazar, göreceli olarak daha yumuşak bir yönetim sergiledikleri ya da daha fazlasını yapabilecek güçte olmadıkları için, faşizm karşıtlarını daha az tedirgin etmişlerdir. Belki de bu nedenle daha uzun süre iktidarda kalabilmişlerdir. Ama dördünün de ortak paydası aynı: Marksizm, cumhuriyet ve demokrasi düşmanlığı.
Alafranga liberalizm: Irkçı faşizmden canı yanan ve kendilerini uygar ve kalkınmış toplumlar sınıfına koyan Batılılar eşitlik, özgürlük, demokrasi ve insan hakları gibi kavramlara sığınarak, Hitler nazizmi ile ondan güç alarak etkinlik göstermiş olan Mussolini faşizmini, Franco falanjını ve adı tam olarak konulmamış Salazar zorbalığını yasaklamışlardır. Ortaklaşa kullandıkları sıkı bir denetimi elden bırakmadan, söz yerindeyse, en küçük faşizm tehlikesine karşı kendilerini karantinaya almışlardır. Buna karşın az gelişmiş ya da kendi deyimleriyle “gelişmekte olan” ülkeleri de faşizmin kucağına atmakta ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Olaya kendimiz açısından bakarsak, Batı, Türkiye’nin demokratik olmasını değil, sürekli olarak “demokratik değilsin” dedirtecek ya da öyle gösterilecek koşullar içinde kalmasını; kendileriyle eşit eşite ve dostça ilişkiler kurabilecek onurlu bir ulus değil, hep azarlayabileceği ezik bir şamar oğlanı istiyor. Başka şeyler de istiyor: Varlığımızın en büyük güvencesi ve demokratik düzenimize gerçekten saygılı Kemalist bir ordu yerine; hep darbe yapan, yapmayınca da gücül (potansiyel) darbe suçlusu gibi gösterilen faşist bir çete örgütü! Öyle ki şu sıralarda çok tartışılan darbe varsayımlarının gerçekleşmesi durumunda, sözde liberal Batılılar derin bir “Oh!” çekip rahatlayacaklar; çünkü daha somut bir gerekçeyle Türkiye’ye dönüp, “İşte siz busunuz” diyecekler. Onların beklentilerine yanıt verebilecek bir başka Türkiye imgesi de, inanç toplulukları ile “azınlık” diye niteledikleri ayrılıkçılara baskı yapan “faşist” bir devlet görüntüsüdür. Oysa aynı Batı’nın önde gelenleri Türkiye’ye uğradıklarında, genellikle Anıtkabir’e çıkarak, Ata’ya saygı duruşunda bulunurlar, Anıt şeref defterine yazdıkları “Kahraman asker, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük devlet adamı, vb.” gibi yüceltici sözlerle O’nu göklere çıkarırlar; ama ülkelerine döndükten sonra da ne baskıcı milliyetçiliğini ne faşistliğini bırakırlar. O’na, ilkelerine ve kurumlarına yönelik çağdışı, hukuk dışı, insanlık dışı saldırı ve baskılara seslerini çıkarmazlar. Ergenekon düzenlemesi çerçevesinde yapılan özgürlük ve hukuk ihlallerine karşı ağızlarını açmazlar… Atatürk’ü faşist önderlere benzetmeleri bütünüyle anlamsızdır: Mussolini’ler, Hitler’ler, Franco’lar, vb. yalnızca parlamenter düzene, demokrasiye ve Marksizme değil, ayrıca ve özellikle 18. yüzyıldan başlayarak gelişen aydınlanma sürecine ve Fransız Devrim ilkelerine şiddetle karşıydılar. Oysa Mustafa Kemal’in esin kaynağı Fransız Devrimi, çağdaş toplum ve insan hakları bilincini besleyen temel kaynaklarsa, aydınlanmacıların yapıtlarıdır. Buna karşın, Atatürk ulusçuluğu ile faşist ırkçılığı bir tutuyorlar! Batılıların Atatürk’e saldırmaları bilgisizlikten kaynaklanmıyor kuşkusuz; bilmiyor görünmek işlerine geliyor. O’nun, gerek yaşadığı dönemde, gerekse ölümünden sonra[3], başta Avrupa olmak üzere bütün dünyada kazandığı saygınlığı unutmuş olamazlar. Bütün bunların nedeni belli: Yıktıkları faşist yönetimlerin amacı, milliyetçi ya da ırkçı güçleri yoğunlaştırarak onları bir savaş kitlesine dönüştürmek ve dünyaya egemen olmak için kullanmaktı: Mussolini Roma İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmak istiyordu; Hitler yayılımcı amacını kanlı deneyimlerle açık seçik ortaya koymuştu. Şimdiki Batı ise, aynı şeyi kalkınmışlık araçlarını kullanarak yapıyor. Yani amaçlar değil, araçlar değişmiştir yalnızca.
Alaturka faşizm: Türkiye Cumhuriyeti’nde çoğu iktidar olmuş Osmanlı hayranı sağ partiler, bu yeni devlete köktenci biçimde karşı olduklarını açıkça dile getiremediler. Ara sıra deneme atışları yapıp geri çekilmekle yetindiler. Ne de olsa yetmiş iki milletin gözleri önünde bir devlet yönetiyorlardı çünkü: Bu durumda, bindikleri dalı kesmek bir yana, yönetmekle sorumlu oldukları devlete karşı görünmek yakışık almazdı. O nedenle daha üstü kapalı, daha dolambaçlı, daha diplomatik, daha ikircikli, daha sinsi yöntemlerle yapmaya çalıştılar bunu. Ülkede yerleşmiş bir gelenek olarak, kimileri “Atatürk ilke ve inkîlplarına bağlı” olduklarını öne sürdüler; üstelik, anayasal zorunluluktan dolayı, bu bağlılık üstüne yemin billâh ettiler. Kimileri de, iktidar olmadan önce, “bekâra karı boşama”nın kolaylığı içinde, belki de büyük bir çoğunlukla tek başına iktidar olacaklarını uslarından geçirmedikleri için, Anıtkabir’de Ata’ya saygı duruşunda bulunanları “Orada sap gibi dikilip duruyorlar” diye aşağılarken, iktidara gelince aynı şeyi yapmak zorunda kaldılar. Atatürk resimleri önündeki makamlara istemeden oturmak zorunda kaldılar. “Atatürk ilke ve inkılapları”nı fazla ağızlarına almamakla birlikte, O’nun “ülkeyi muasır medeniyetler seviyesinin üstüne çıkarma ideal”ini dillerinden düşürmediler. Ama bu idealin içini Atatürk’ün tasarılarıyla değil, kendi bildikleriyle doldurmaya çalıştılar. Doğrusunu söylemek gerekirse şimdikiler, eskisi kadar ürkek değiller artık. Önceleri uykularını kaçıran Türk Silahlı Kuvvetleri’ni kendilerinden korkar duruma getirdiler. Atatürk’ten yana görünmek gibi; gericilikten, yobazlıktan söz edebilenlerin sayısı da gittikçe azalıyor. “Fethullahçı” suçlamalarıyla karşılaşanlar “Hayır, ben Fethullahçı değilim” diye kendilerini savunmak zorunda kalmıyorlar artık. Belli ki “sükût ikrardan” geliyor ve büyük olasılıkla bundan da onur duyuyorlar. Dincilerin ve çıkar ortaklarının şeriat umutları giderek güçlenirken, “laiklik tehlikesi”nin önüne bir an önce geçilebilmesi için canlarını dişlerine takmışlar. Atatürk’e, Cumhuriyet devrim ve ilkelerine, doğrudan adını vererek saldıramayınca, dolaylı yollara başvuruyorlar: Örneğin, Cumhuriyet Halk Partisi’nin “87 yıldır” yaptığı kötülükleri (!) lanetlerken, 600 yıllık kutsal Osmanlı geçmişimizle övünüyorlar. Haksız yere, önde gelen Atatürkçü aydın, yazar ve bilim insanlarına temerküz kamplarında kan kustururken, Atatürkçülüğe umut bağlayanlara gözdağı veriyorlar. İbreti âlem olsun diye, birçoklarını kameralar önünde yaka paça sürükleyip görüntülettikten sonra, özel yargı görevlilerine teslim ediyorlar… Atatürk, aynı bir yurdu paylaşan insanları, fırsat eşitliği içinde; hiçbir cinsiyet, inanç ya da budunsal köken ayrımı yapmadan, tek bir ulus gibi görmüş, hepsinin en ileri yaşam koşulları içinde yaşayabileceği bir ülke yaratmaya çalışmıştı. Laiklik ve ulusalcılık temeline dayanan bu düzen, haksız ayrıcalıklarla beslenip semirmeye alışmış kesimlerin (din sömürgenlerinin, ağaların, aşiret önderlerinin, v.) işine gelmiyordu. Öyleyse yapılması gereken şey, bu eşitlikçi düzeni yıkmak ve eski değerler üstünde yükselip genişleyen bir düzeni yeniden canlandırmak: Zorla ve baskıyla kurulmaya çalışılan bu düzenin adı tam anlamıyla dinci faşizm’dir. Dünya çapında kurdukları ilişki ve örgütleme yöntemlerine bakılırsa, amaçları yeni bir İslam imparatorluğu kurmak: Fethullah okullarının yalnız Türkiye’de değil, dünyanın değişik yerlerinde açılıyor olması başka ne anlam taşıyabilir ki?[4]
Dönekten al haberi: Ama yine de Atatürkçülüğe son vermek ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak istediklerini kesin yerleşkeler (koordinatlar) göstererek söyleyemiyorlar. Bu görevi dönek Marksistlere yaptırıyorlar. Doğrusu onlar da bunun hakkını veriyor ve daha yüreklice çıkışlar yapıyorlar. Örneğin, “Bu ülkede ilk darbe 29 Ekim 1923’te yapıldı” diyebiliyorlar. Sanki o görkemli Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayıp yok edenler Batı yayılımcıları değil de, Mustafa Kemal ve arkadaşlarıymış gibi! Öyleyse bugünkü Kemalistler kimlere karşı darbe yapmak istiyor? Elbette ki “ilk darbe” kimlere karşı yapılmışsa, onlara karşı… Birileri onları bir “Darbe Üretim ve Pazarlama” işletmesinin başına getirmişler. Orada en çağdaş uygulayımın, en ileri teknolojinin bütün olanaklarıyla kurguladıkları flaş bilgi ve haberlerle, bir an önce, bütün bir Atatürkçü aydın kesim ve laik Türk ordusu adına suç belgeleri üretip ilgili yerlere yıldırım hızıyla ulaştırıyorlar. Kendilerine bu görevi verenler, doğrusu çok yerinde bir seçim yapmışlar, çünkü baştan beri dincilikle tescillenmiş olan öteki yandaşlarına göre, onların “ilerici” ve “demokrat” olduğuna inandırmak çok daha kolaydır. Bizim çağdaş dönekler, Mussolini’nin şiddet örgütü Karagömlekliler’in işlevini yapıyorlar bugün. Amaç aynı, yalnızca araçlar değişmiş, o kadar. [1] Günümüzdeki siyasal anlamında Faşizm sözcüğü bize Fransızca fascisme’den geçmiştir. Asıl kökeni İtalyanca fascismo’dur. Ama sözcüğün hangi kavram imgelerine dayanılarak kurulduğunu anlamak için geçmişten gelen türev ilişkilerine bakmakta yarar var: Fascismo, Latince (fascis) kökeninde demet, yığın, öbek, vb. anlamlarına gelen fascio (faşo) kökü üstüne kurulmuştur. Salt Latince kökenlerindeki anlamlarında fascio yığın demekse, fascismo da yığıncılık anlamına çekilebilir. Ancak bu kavramlar yönetsel ve siyasal bağlamda geçerli bir içerikle yüklenmiş ve bitki ya da nesne demetine benzetilen insan kitlesine uygulanmıştır: Mussolini, fascio’nun çoğulu olan fasci sözcüğünü, Eski Roma’da yüksek yetkilileri koruyan öncü güçlere ve 1890’lı yıllarda kurulmuş gizli eylem örgütlerine gönderme yaparak, “Savaşçı İtalyan toplulukları” (Fasci italiani di combattimento) adlı bir örgüt kurmuş, bu bağlamda kullandığı fasci’den de fascismo sözcüğünü türetmiştir. [2] Bir önceki dipnotta anlamı açıklanan faşizm’in bir sözcük olarak çok da önemi yoktur aslında. Başlangıçlarda, tıpkı günümüzün demokrasi’si gibi, faşizm sözcüğü de büyük bir saygınlık izlenimi uyandırıyordu, çünkü geçmişin görkemli imgeleriyle yüklü ve benzer bir geleceğin mutluluk anahtarı gibi karşılanıyordu. Ama yaşanan kötü deneyimlerden sonra korku veren, sövgü değerinde, aşağılayıcı bir terime dönüştü. Ben burada faşizm’in içeriğinden, yani yıkılan düzene aykırı bir yönetim biçiminden söz ediyorum. Bu anlamda faşizm, yumuşatıcı ad ve görünümler altında geçerliğini koruyor. [3] “ölümünden bugüne değin” diyecektim, vazgeçtim, çünkü Batılılar Atatürk’e il uzatmaya ABD’nin öncülüğünde “yeni dünya düzeni”ni kurmaya giriştikleri 90’lı yıllarda başladılar. [4] Romalılar da Alplerin kuzeyine Avrupa topraklarına akın edince, yaptıkları işlerin başında okullar açmak geliyordu.
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Müdafaa-i hukuk Vakfı dergisiyle ve Yeniden Müdafaa-i Hukuk derneği'yle doğrudan veya
dolaylı hiçbir bağlantımız yoktur. © Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk dergisi. Tüm hakları saklıdır. |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||