|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
İSMET PAŞA ve BAĞIMSIZLIĞIN YİTİRİLMESİ…
Tarihsel sürecin akışını tekil kişilerin varlığına bağlayarak açıklamak bilimsel bir yaklaşım değildir. Ne var ki bu, kimi büyük adamların tarihteki rolünü bütünüyle göz ardı etmeyi de gerektirmez. Yakın dönem Türkiye tarihinin de toplumsal gelişim yasaları çerçevesinde ele alınabilecek bir hikâyesi var. Ama «Mustafa Kemal Atatürk faktörü» dikkate alınmadan ne Cumhuriyet devrimi anlaşılabilir, ne de karşıdevrim süreci… Nadir tarihsel şahsiyetlerden biri olan Gazi Paşa'nın varlığı, Cumhuriyet tarihinin anlaşılmasında genel toplumsal gelişim yasaları kadar belirleyici bir unsurdur. Türkiye, antiemperyalist bir bağımsızlık savaşı ve bir devrim ile kuruldu. Kurtuluşta da kuruluşta da Mustafa Kemal'in rolü belirleyicidir ve birincil öneme sahiptir. Eğer Atatürk olmasaydı, ne İstiklal Harbi olurdu, ne Cumhuriyet ilan edilebilirdi, ne de Kemalist Devrim gerçekleşebilirdi. Ne acıdır ki, bütün bu süreçte Mustafa Kemal Atatürk, bir «yalnız adam»dır. Sadece karşı cephedekilerle değil, yanındakilerle de “savaşarak” devrime önderlik etmiştir. Belki Kemalist Devrim'in en büyük açmazı da bu idi! 1922'de zafer kazanıldıktan sonra «Mustafa Kemal-İsmet-Fevzi» üçlüsünün karşısında «Rauf-Ali Fuat-Kazım Karabekir» üçlüsü yer almıştır. Bu ikincilere Refet, Cafer Tayyar, Adnan Adıvar vb. şahsiyetler de eklenebilir. Aslında daha İstiklal Harbi yıllarında kurtuluşa liderlik eden kadro içinde ilk tohumlarını gördüğümüz ayrılık, 1922-1926 sürecinde netleşmiş ve Saltanat'ın kaldırılması, Cumhuriyet'in ilanı, Hilafetin ilgası, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın kurulması, İzmir Suikastı ekseninde iyice belirginleşmiştir. Bu süreç boyunca yaşanan iç siyasal çatışmalar neticesinde «meşrutiyetçi» bir çizgiyi savunan ikinciler tasfiye edilmişlerdir. Bu bağlamda, İsmet ve Fevzi Paşa'ların durumu dikkate değerdir. Çünkü Atatürk döneminde 1924'de Fethi Okyar'ın Başvekil olduğu kısa bir dönemi saymazsak, hükümetler hep İsmet Paşa'nın liderliğinde kurulmuştur ve İsmet Paşa, 1937'de Başvekillikten alınıncaya kadar aynı zamanda CHF Genel Başkan Vekili olarak parti üzerinde de kontrol sahibidir. Yine Atatürk döneminde ordu da bir anlamda Mareşal Fevzi Çakmak'ın denetimine bırakılmıştır. Bu iki şahsiyetin 1922-1926 döneminde Mustafa Kemal yanında yer almış olmaları kadar, hatta ondan daha önemli olan 1926 sonrasında siyasal rejim içinde sahip oldukları roldür. Kuşkusuz bütün bu süreç içinde belirleyici şahsiyet ve siyasal kişilik Mustafa Kemal Atatürk'tür. Ama İsmet İnönü, bir anlamda sabırla sırasının gelmesini bekleyen, birçok konuda da Atatürk ile çatışan «İkinci Adam»dır. O zaman ister istemez şu soruları sormak gerekmektedir: İsmet Paşa ve Fevzi Paşa, Mustafa Kemal'in devrimciliğine sahip midir? Mustafa Kemal kadar kararlı bir bağımsızlıkçı mıdır, ulusal egemenlik konusunda Büyük Atatürk kadar inançlı ve sakıngan mıdırlar? Bu sorulara salt 1938'e kadar olan döneme bakarak yanıt vermek yanıltıcı olur. Zira işin, bir «öncesi» , bir de «sonrası» vardır. Ve İsmet İnönü, tarihsel rolünü asıl 1938’den sonra oynamıştır. Mustafa Kemal'in «sağ kolu» ve Türk Devrimi'nin «İkinci Adamı» olarak rol oynayacak olan İsmet İnönü'nün Ulusal Bağımsızlık Savaşı'na katılmadan önce Kazım Karabekir'e yazdığı bir mektupta Amerikan mandasını savunmaktadır. İnönü, şöyle diyor: «Korkulur ki bütün Asya'yı eline geçirmiş olan İngilizler, yegâne kabiliyeti harbiye ve ihtilaliyyesi olan Türkiye'yi elinde bulundurarak tamamen çürütüp mahvetmek isteyeceklerdir. Eğer Amerika'nın gelmesi suya düşerse, İngilizler için bugünkü taksim vaziyetini tevsik etmekten başka yapılacak bir şey yok gibidir ki, İngilizlere diğerleri bu hususta muavenet edecekler, muhalefet etmeyeceklerdir. Eğer Anadolu'da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zemininde, Amerika milletine müracaat edilse pek ziyade faydası olacaktır, deniyor ki ben de tamamıyla bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalamadan Amerika'nın murakabesine tevdi etmek yaşayabilmek için yegâne ehven çare gibidir» (Çetin Yetkin, Karşıdevrim, Otopsi Yay., İstanbul, 2003, s. 29) Mustafa Kemal Atatürk'ün 1938'de hayata veda etmesi ve yerine Türk Devrimi'nin «İkinci Adamı» olarak tanımlanan İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanı seçilmesi ile o zamana kadar siyaset dışında tutulan Kazım Karabekir, 22 Aralık 1938'de aday gösterilerek 6 Ocak 1939'da milletvekili seçilmiştir. Kazım Karabekir, 1946 yılında da TBMM Başkanı yapılacaktır. Kazım Karabekir'in 26 Ocak 1948'de ölümü üzerine boşalan TBMM Başkanlığı'na ise, 30 Ocak 1948'de Ali Fuat Cebesoy getirilmiştir. Daha ilginç olanı ise, Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından hakkında verilen bir mahkûmiyet kararı bulunmasına rağmen Rauf Orbay'ın da 22 Ekim 1939'da yapılan ara seçimlerle milletvekili yapılmış olmasıdır. (a.g.e… s. 51) Öte yandan İnönü cumhurbaşkanı seçildikten sonra Tevfik Rüştü Aras, Şükrü Kaya, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede, Cevat Abbas Gürer, Hasan Rıza Soyak, Naşit Hakkı Uluğ ve Tahsin Uzer gibi Atatürk'ün yakın çevresinden olan kişiler ise milletvekili adayı gösterilmeyerek TBMM dışında bırakılmışlardır. Böylece Atatürk'ün yakın çevresi tasfiye edilirken, Atatürk dönemi muhaliflerinin İnönü döneminde iade-i itibar edildiği ve önemli görevlere getirildiği görülmektedir. (a.g.e… s. 41) İsmet İnönü, eski muhaliflere iade-i itibar edilmesini, Defterler'inde (İsmet İnönü, Defterler 1919 -1973, C.1, Haz: Ahmet Demirel, YKY, İstanbul, 2001, s.257-258) 16 Şubat 1939 tarihli sayfasında şöyle açıklamaktadır: «Şimdiye kadar yapılan işler şunlardır: Hükümette tedrici tasfiye, dâhili politikada huzur ve uzlaşma. Dâhili politikada ciddi bir uzlaşmaya teşebbüs ettim. Eski muhaliflerin teskini ve mümkünse kazanılması kıymetli bir şey idi. İhtilaf ve nifak esasında şahsiyetten doğmuş idi.» Eski muhaliflerin ikircikli ve Cumhuriyet'in ilanına karşı olan meşrutiyetçi tutumları ortadayken «ihtilaf ve nifakın esasında şahsiyetten» doğduğu düşüncesi inandırıcı değildir ve gerçeği yansıtmamaktadır. Üstelik Türk dış politikasındaki köklü rota değişikliğinin ve Kemalizm’den uzaklaşmanın Demokrat Parti ile beraber daha da ivme kazandığı düşünülürse, İsmet İnönü'nün koruyup kolladığı Atatürk'ün bu siyasi muhaliflerinden Ali Fuat Cebesoy ile Halide Edip Adıvar'ın 14 Mayıs 1950 seçimlerinde DP listesinden milletvekili seçilmeleri de hayli anlamlıdır. Sonuç itibarıyla sanki basit bir iç politika gelişmesi gibi görünen ve İnönü'nün «dâhili politikada huzur ve uzlaşma» girişimi olarak sunduğu bu değişiklik, aslında Cumhuriyet'in siyaset felsefesinde daha sonraki yıllarda somut eylemlerle sonuçları ortaya çıkacak bir yön değişimini de ifade etmektedir. Bu yön değişiminin elle tutulur sonuçları özellikle dış politika alanında, 1945'den itibaren görülmeye başlanacaktır. Ama bu evreye geçmeden önce Mareşal Çakmak'ın durumuna da kısaca değinmekte fayda vardır. Bilindiği gibi Kavaklı Fevzi, İstanbul işgal edilene kadar Anadolu'daki Milli harekete ve Mustafa Kemal'in liderliğine mesafeli durmuş bir kişidir. Ali Rıza Paşa ve Salih Paşa hükümetlerinde Harbiye Nazırı olarak görev yapmıştır. Anadolu'ya geçip Milli Mücadele'ye katılışı da İstanbul'un işgalinden sonradır. Anadolu'ya kabulünde ise Ali Fuat Paşa'nın Mustafa Kemal'i «yumuşatması» etkili olmuştur. İsmet İnönü'nün Atatürk'ün ölümünden sonra Cumhurbaşkanı olmasında ağırlığını koyan iki şahsiyetten biri de Fevzi Çakmak'tır. (Diğeri Celal Bayar…) 1938'de İnönü'nün cumhurbaşkanı olmasında ordunun desteği ve etkisi belirleyicidir. 1944'ten sonra İnönü ile Çakmak'ın yolları ayrılınca, Çakmak'ın daha sonraki siyasi hayatında Demokrat Parti'nin de sağında bir parti olan Millet Partisi'nde yer alması Atatürk'ün anlayışı ile ne derece uyumlu (!) olduğu konusunda yeterince açıklayıcıdır. 1945 sonrasında İsmet İnönü'nün Türk siyasal hayatında oynadığı rolün «önemi» (!) ise inkâr edilemez. Birincisi, Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı sonrası koşullarda ABD'nin kollarına itilmesinin baş sorumlusu İsmet İnönü'dür. Türkiye'nin ABD Büyükelçisi Münir Ertegün'ün cenazesini taşıyan ABD zırhlısı Missouri'nin Türkiye'ye gelişi dolayısıyla Cumhurbaşkanı İnönü'nün «Amerikan gemileri bize ne kadar yakın olursa, o kadar iyi olur» şeklindeki sözleri, aslında Türkiye'nin rotasını hangi yöne döndürdüğünün de en somut ifadesidir. Türkiye, İsmet İnönü yönetimi altında tercihini kayıtsız koşulsuz Batı ittifakından yana yapmış ve Birleşmiş Milletler’e ek olarak NATO, IMF, Dünya Bankası gibi Batı ittifakının kurumlarında, kendi egemenlik ve bağımsızlığı açısından ortaya çıkabilecek olumsuz sonuçları düşünmeden yer almıştır. 1950 öncesinde, İnönü döneminde ABD ile imzalanan 12 Temmuz 1947 tarihli Yardım Anlaşması da ABD'ye bağımlılaşma sürecinin önemli kilometre taşlarından biridir. Ayrıca savaş sonundan itibaren ABD, Türkiye'nin dış ticaretinde en önemli pozisyonda olmuştur. İngiltere, ABD, Almanya üçlüsü 1950- 1960 döneminde Türkiye'nin dış finansman bulmasında daima önde gelen rolü oynamışlardır. Bu ekonomik bağımlılık ilişkisi, Türkiye'nin az gelişmiş kapitalizminin yapısal sorunları nedeniyle 1960 sonrası dönemde de sürecek, 1947'de üye olunan IMF ve Dünya Bankası'nın yapısal uyum programları kanalıyla Türkiye dünya kapitalizmine eklemlenecektir. Türkiye'nin 1980'e kadar olan süreçte yaşadığı ekonomik krizlerde bu ekonomik bağımlılığın önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Batı'nın, Türkiye'nin yeniden bağımlılaşmasını sağlayan sürecin başlatılmasında oynadığı rolden ötürü İnönü'ye teşekkür borcu vardır! 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca Türkiye'nin siyasi ve askeri bağımsızlığını kısıtlayan hatta yok eden, örneğin Türkiye'nin 1964 yılında «Johnson Mektubu» gibi diplomatik küstahlıklara maruz kalmasına, 60'lı ve 70'li yıllarda Kıbrıs sorununda ulusal çıkarlar yönünde bir politika izleyememesine, bu tür bir politika benimsediğinde ve uyguladığında da ABD ambargosu türünden yaptırımlarla karşılaşmasına yol açan unsur, NATO üyeliği bağlamında şekillenen ABD'ye bağımlılıktır. Bu bağımlılık ilişkisine daha yakından bakıldığında Türkiye'nin geleneksel dış politikasındaki sapmanın 1950 öncesinde başladığını, hatta çok bilinenin aksine CHP'nin bu konuda DP'den farklı bir görüşte olmadığı görülmektedir. 1950 yılında Demokrat Parti iktidarı döneminde Kore'ye asker gönderilmesine rağmen, NATO'ya başvuran ilk siyasi iktidar Menderes-Bayar liderliğindeki DP değil, CHP'dir. Türkiye 4 Nisan 1949 tarihinde kurulan NATO'ya, kuruluşundan 8 gün sonra bu örgüte girmek istediğini bildirmiştir. Feridun Cemal Erkin'e göre Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, ABD Dışişleri Bakanı Acheson'dan Türkiye'nin NATO'ya katılmasının kabulünü talep etmiştir. (Feridun Cemal Erkin, Dışişlerinden 34 Yıl – Anılar, Yorumlar, C.2, TTK Yay., Ankara, 1986, s. 65- 66) Türkiye'nin ittifaka ilk resmi başvurusu ise 11 Mayıs 1950'de, yani 14 Mayıs seçimlerinden üç gün önce gerçekleşmiştir. (Oral Sander, Türk-Amerikan İlişkileri 1947-1966, AÜSBF Yay., Ankara, 1979, s.70 -71) NATO üyeliği konusunda ilk girişimlerin CHP iktidarı yıllarında yapılmasına ek olarak, üyelik konusunda 1950 seçimlerinden hemen sonra İsmet İnönü ile Celal Bayar arasında geçen bir konuşma da, CHP'nin bu konudaki tavrını göstermesi bakımından ilginçtir. Metin Toker, bu konuşmayı şöyle aktarmaktadır: «Biliniyordu ki, NATO'ya üyelik hakkında CHP'nin görüşüyle DP'nin görüşü arasında ayrılık yoktu. 14 Mayıs'ı takiben yeni Cumhurbaşkanı, eski Cumhurbaşkanı'nı Pembe Köşk'te ziyarete geldiğinde dış ilişkiler konuşulurken Bayar NATO'ya niçin girmediğini sorar. İsmet Paşa'nın cevabı şudur: Aldılar da girmedik mi, gözüm» (Metin Toker, DP'nin Altın Yılları 1950- 1954, Bilgi Yay., Ankara, 1991., s. 84- 85) Bu noktada 1950'de NATO üyeliğine kabul edilebilmek için Kore'ye asker gönderilmesine CHP'nin karşı çıkmasının esasa ait olmadığı, sadece şeklî olduğu ve İsmet İnönü liderliğindeki CHP'nin, bu kararın Meclis'in onayına başvurulmadan alınması nedeniyle eleştirilerde bulunduğu hatırlanmalıdır. Bugün Türkiye’nin bağımsızlık ve egemenliğini tehdit eden AB’ye üyelik sürecini başlatan 1963 Roma Anlaşması'nın da İsmet İnönü'nün hükümet başkanı olduğu bir dönemde imzalanmış olması, kısacası Türkiye’nin AB macerasının başlangıcında da İnönü’nün bulunması oldukça düşündürücüdür!
* * * Bütün bu tarihsel arka planın günümüz açısından önemi nedir? Bugünkü CHP de Türkiye de bugünlere bu süreçten geçerek gelmiştir. NATO kanalıyla ABD'ye bağlanan ordunun, önce 12 Mart faşist darbesini yapması, daha sonra da «our boys» takımı eliyle 12 Eylül faşizmini uygulamaya koyması, Atatürk'ün mirasına bile tahammül edememesi, ülkemizin bir borç batağına sürüklenmesi, özelleştirme adı altında milli varlıkların talan edilmesi, dünya kapitalizmiyle bütünleşme adına her türlü korumadan vazgeçerek ülke ekonomisinin ve pazarlarının emperyalizme açılması… Bütün bunlara, gençliğin Batı emperyalizminin sözde «kültürel» ürünleriyle iğfal edilmesini, etnik ve dini ayrılıkçılığın pompalanmasını da ekleyin, işte bugünkü manzara… 1938 sonrası Cumhuriyet tarihini özetlemek gerekirse, tam bağımsızlığın nasıl yitirildiğine bakmak yeterli olacaktır. “İstiklal-i tam” nasıl ki 1919-1938 sürecini anlamamızda kilit önem öneme sahipse, Atatürk sonrası Türkiye’yi anlamak için bağımsızlığı nasıl kaybettiğimizi idrak etmek de olmazsa olmaz önemdedir. Ne diyordu Mustafa Kemal Atatürk? “İstiklâl-i tam denildiği zaman, bittabi, mali, iktisadî, adlî, askerî, harsî ve ilâ...her hususta istiklâl-i tam ve serbesti-yi tam demektir. Bu saydıklarımın her hangi birinde istiklâlden mahrumiyet millet ve memleketin, mâna-yı hakikiyesiyle bütün istiklâlinden mahrumiyeti demektir” 1938 sonrası Türkiye tarihi “mana-i hakikisiyle istiklalden mahrumiyet” sürecidir ve İsmet İnönü’nün bu süreçteki rolü hiç de azımsanacak boyutta değildir. Ana muhalefet partisi CHP’nin bütün bu sürece ve bu süreçte İnönü’nün oynadığı role eleştirel bir bakışı var mıdır peki? CHP hakkında sağlıklı bir karar vermek için bu sorunun da soğukkanlılıkla yanıtlanması gereklidir. _____________________________ (*) Müdafaa-i Hukuk dergisinin daha önceki sayılarında çıkan yazılarım için bkz. www.serdar-ant.blogspot.com |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Müdafaa-i hukuk Vakfı dergisiyle ve Yeniden Müdafaa-i Hukuk derneği'yle doğrudan veya
dolaylı hiçbir bağlantımız yoktur. © Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk dergisi. Tüm hakları saklıdır. |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||